Özgürlük Araştırmaları Derneği’nin regülasyon kurumları ile ilgili raporunun yazarlarından biri de sizsiniz öncelikle bunun kapsamı ve içeriğiyle başlayalım.

Bu çok geniş ve özünde regülasyon otoritelerinin uygulamalarının hukukun üstünlüğü kavramı ile nasıl çelişebileceği üzerine bir çalışma. Ben ve arkadaşlarım bunun rekabet otoritesi ayağını yapıyoruz.

Bu kurumların ilginç bir statüsü var. Bunlar bir yandan kamu kurumları ancak mevcut siyasi iktidardan da “bağımsız” kurumlar. Bütün gelişmiş ülkelerde bu tip kurumlar var. Ancak bütün gelişmiş ülkelerde, bunların hem bağımsızlıkları hem de bir kamu kuruluşu olmaları hasebiyle kamuya hesap verebilirlikleri tartışmalı konulardır. Dolayısıyla bizim projemiz genel olarak bütün bunları kapsıyor. Ben, Fevzi Toksoy ve Ali Ilıcak, çalışmamızda yalnızca Rekabet Kurumu ve bu kurumun soruşturma süreçlerinin şeffaflığı üzerine odaklandık. Ana fikrimiz; bu kurumlar bir kamu kuruluşuysa ve vergilerimizle finanse edilip bizim adımıza piyasayı regüle ediyorlarsa bize bir şekilde hesap vermeleri gerekiyor. Hesap vermenin de en önemli kıstası şeffaflık. Çünkü bunlar şeffaf olmazsa, konuyla ilgili vatandaşlar, teşebbüsler vs. ne yaparsa yasa sınırları içerisinde kalır, ne yaparsa yasa dışına çıkar, yasa dışına çıkarsa ne olur bilemez. Piyasadaki oyuncuların oyunun bütün kurallarını bilmesi lazım. Ayrıca alınan kararların gerecekten kamu yararına sonuçlar doğurup doğurmadığını tartışabilmemiz için kararların şeffaf olması lazım.

Biz de bu acaba böyle işliyor mu? Şeffaflık konusunda Rekabet Kurumu nerede duruyor? Sorunlar nelerdir? Oyunun kuralları ne kadar net? Nerede bulanıklaşıyor? Bu bulanıklıkları ortadan kaldırmak için ne yapabiliriz? Bu soruların cevaplarını inceleyen bir çalışma yaptık.

İncelemenizde hesap verilebilirlikle ilgili yargı kararlarına tâbi olma, yargı denetime açık olma gibi bir şey gördünüz mü?

Aslında bu kurumların her biri aynı zamanda alanlarında birer yargı otoritesi çünkü kendileri karar veriyor ve ceza kesebiliyorlar.

Peki, bu çelişkili bir durum oluşturmuyor mu?

Hayır, özü itibariyle çelişkili değil. Onlar bir otorite ve aslında yürütmeye de bağlı değil. Zaten hepsinin isminde bağımsız yazıyor. En azından kâğıt üzerinde, bu düzenleme kurumların hepsi “bağımsız”. Dolayısıyla siyasi otoriteye bağımlı değiller.

Devamı »

“Bir iktisatçı gazete okuyor” kitabına https://yadi.sk/i/L0gSOvvmiac5i linkinden ücretsiz erişebilirsiniz

Homoekonomikus kitabına artık https://yadi.sk/i/aWOax8gXiacVg linkinden ücretsiz erişebilirsiniz

Türkiye’de birçok kişi bir şehirde bir üniversite kurulmasının o şehri kalkındıracağına dair sarsılmaz bir inanca sahiptir. “İnanç” diyorum, çünkü bu görüşün hemen hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Hangi şehrimiz üniversite kurulmasıyla kalkınmıştır? Üniversitenin bulunduğu illerimiz komşularına göre daha iyi bir performans mı sergilemektedir? Gerçekten ekonomik katkısı kayda değer olsaydı, 1950’li yıllarda kurulan ve Türkiye’nin ilk üniversitelerinden biri olan Atatürk Üniversitesi’nin, Erzurum’u, ilk üniversitenin yaklaşık 20 sene sonra kurulduğu, Konya ve Kayseri ilerinden ya da 30 sene sonra kurulduğu Gaziantep ilinden daha yüksek bir gelişmişlik seviyesine ulaşması beklenmez miydi?   1970’li yıllarda kişi başına milli gelir sıralamasında Erzurum 24, Denizli 38. sırada iken, neden bugün Erzurum ilk üniversitenin 1990’lı yıllarda kurulduğu Denizli’nin gerisinde kalmıştır? Bu soruların hiç birine bu yaygın inancı destekleyecek yanıtlar vermek mümkün değildir.

Devamı »

The opportunists

Heavy snowfall in major cities made headlines all over Turkey last week. When we turned our televisions on, our first sights were heartwarming images of people walking in the snow or playing games, or funny videos of people slipping on the ice, rather than gloomy murder, mugging, or corruption stories.One of the incidents related during the“snow news” drew my attention. In this particular news segment, the traffic police were not allowing any vehicle onto the roads without the driver pulling over and fitting appropriate chains. Several hundred meters before the police checkpoint, three people were standing at the edge of the road and selling snow chains. Regarding their activity as unethical, the reporter labeled them “opportunists” because they were selling the chains at prices that were much higher than customary.

However, these three were nothing but entrepreneurs exploiting the opportunities created by the snow. What is entrepreneurship, but exploiting profit opportunities available in a market? The need for shelter creates profit opportunities for cement manufacturers, brick manufacturers, and their dealers. Alarm manufacturers and insurance companies enjoy profit opportunities triggered by increasing cases of theft and robbery. Snowfall also creates profit opportunities for entrepreneurs, such as the hotel owners who operate ski resorts. Technically, there is no difference between an entrepreneur who is operating a hotel in a ski resort and entrepreneurs who are selling snow chains on the edge of a road. Both are exploiting the opportunities created by the snow.

Despite the negative connotations present in daily usage, being an opportunistic entrepreneur is not evil. Entrepreneurs, who are exploiting opportunities, benefit consumers as well. Of course, their intention is not to help customers. But, in a market economy it is not possible to make a profit without providing something favorable to customers. For instance, bakers do not wake up early in the morning so their customers can enjoy warm bread with breakfast (even if, in fact, they enjoy making the bread); they wake up to make money. In this case, it is in the best interest of the baker to behave in an altruistic manner, even if the baker (or other entrepreneur) is selfish. What we should worry about is not the existence of opportunistic entrepreneurs, but lack of them. In a country where so-called “opportunists”are hampered, imprudent drivers are more likely to have an accident, get stranded on the road, or pay traffic fines when it snows.

Those who are convinced about the merits of opportunistic behavior may still find high prices charged by “opportunistic snow chain sellers” unfair. I recommend that they stand an hour outside on a day where it’s below freezing or snowing. Nothing can be more natural than adding a “snow premium”to the cost of the product they are selling. Of course, buyers do not have to pay this premium. More cautious drivers may go to a car service and buy a chain before the journey at regular price. However, if you say to yourself, I can’t be bothered to do this, then you will have to pay extra for the same level of comfort.

There is widespread confusion of capitalistic concepts and values in Turkey. Although we are living in a capitalist economy, entrepreneurs per se, who are indispensable parts of a capitalistic economy, are treated like thieves rather than like individuals who are benefiting consumers while they are making money. On the other hand, rent-seeking capitalists—those who benefit politician(s) and generally hurt the politically and corporately unconnected while they are making money- are well respected. Economic development in a capitalistic economy is only possible with a change in framework whereby “opportunist” capitalists are admired and rent-seeking capitalists are condemned.

Günlük hayatta para çok önemli bir yere sahiptir. Çoğu kişi daha fazla para kazanıp, zengin olmak, daha iyi yaşamak ister. Ya da “param yok” diye hayıflanır.
Her ne kadar birçok kişi için temel motivasyon para olsa da, para zenginlik yaratmaz. Para zenginlik yaratsaydı 15 ve 16. Yüzyılda Latin Amerika’dan tonlarca altın (para) getiren İspanya ve Portekiz’in dünyanın en zengin ülkeleri olmaları gerekirdi. Halbuki, gelen altın bu ülkelerde enflasyona neden olmuş, yerli malların pahallılaşması da ihracatı ve milli geliri olumsuz etkiledi. Para zenginlik yaratsaydı. İktisatçıların işi çok kolay olurdu. Merkez bankasına sabaha kadar mesai yaptırır, insanlara para verir onları mutlu ederdik.
Zenginlik yaratan tek şey üretimdir. Cebimizdeki paralar yarattığımız değerler ile ilişkilidir. Daha fazla, daha değerli şeyler üretenler daha fazla para sahibi olurlar. Daha zengin olurlar. Daha iyi yaşarlar. Bir ulusun geliri/refahı ürettiği mal miktarı arttıkça artar. Ancak bir toplumda 100 şişe su var ise insanların tüketebileceği su miktarı 100 şişedir. Bir gece içinde o toplumda yaşayan herkesin cebine 10000 TL ilave para koysanız, tüketilebilecek su miktarı değişmez. Sadece su daha pahalı hale gelir. Refah artışı sadece su miktarı 100’den 101’e çıktığında mümkündür.

Türkiye’de yeni bir üniversite reformu eşiğindeyiz. Yeni YÖK yönetimi bir şeyleri değiştireceğini söylüyor ama buna şiddetli bir direnç var. En önemli değişikliklerden biri de rektör seçimlerinin kaldırılması ile ilişkili. Birçok kişi seçimlerin kaldırılmasına karşı çıkıyor. Güya seçimler ile rektör seçilmesi durumunda daha demokratik daha araştırmacı bir üniversite olacakmışız.

Bu karşı çıkışlar aslında hiçbir mantıklı akıl yürütmeye ya da bilimsel bir çalışmaya dayanmıyor. Hepsi birer slogandan ve statükoyu koruma çabasından ibaret. Aslına bakılırsa bu konuyu değerlendirirken kendimize şu soruları sormamız gerekiyor: (1) Üniversite yönetimine oylama ile bir yönetim getirecek isek kimlerin oy hakkı olmalı? (2) Seçimle rektör atanması demokratik bir yönetimi garanti eder mi? (3) Rektör bir akademisyen mi olmalıdır?

 

Üniversite yönetimi seçiminde kimlerin oy hakkı var?

 

Türkiye’nin kim/kimler tarafından yönetileceğini seçimlerle belirliyoruz. Peki kimler oy veriyor? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tabii ki. Peki bir Pakistanlı gelip oy vermek istese ne olur? Tabii ki kabul etmeyiz. Sen bu memlekete ne katkı yaptın? Ne kadar vergi verdin? Şimdi neye dayanarak kaynakların nasıl dağıtılacağına dair söz hakkın olduğunu düşünüyorsun? diye sorarız.

 

Bir şirketin ya da derneğin yöneticisi seçilirken kimler oy verir? Hissedarlar, aidat ödeyenler. Şirkette çalışanlar, müşteriler değil. Yani taşın altında eli olanlar. Yönetimin iyi ya da kötü politikalarının sonucuna katlanacak olanlar oy verme hakkına sahiptir.

 

Akademisyenler, kendilerine bazı kutsal payeler verilse de, sonuçta üniversitelerin çalışanlarıdır. Yaptıkları işin niteliği farklı olsa da okulda çalışan idari memurlardan hiçbir farkları yoktur. Kamu üniversitelerinin finansmanı ise büyük ölçüde vatandaşın ödediği vergilerden ve küçük bir kısmı da öğrenci harçlarından karşılanır. Bu durumda oy verme hakkına sahip olması gerekenler vergi verenler ya da onların temsilcileri olmalıdır. Akadmeisyenlerin bu hakkı sadece kendileri ile sınırlamasının hiçbir mantığı yoktur.

 

‘Para senden, idaresi benden’ anlayışı sadece akademisyenlerin değirmenine su taşıyan, hiçbir mantıklı gerekçesi olmayan bir sistemdir. Buna halk arasında ‘el parasıyla hovardalık yapmak’ denir Doğru olan, taşın altında eli olan, finansmanı saplayan vatandaşaların temsilcileri aracılığı ile üniversite yönetimlerini belirlemesidir.

 

Seçimle rektör atanması demokratik bir yönetimi garanti eder mi?

 

Üniversitelerdeki seçimler sürekli demokrasi adına savunulmaktadır. Halbuki mevcut sistem hiçbir şekilde demokratik sonuçalr doğurmamaktadır.

 

Öncelikle, akademisyenler gibi birer üniversite mensuubu olan, idari memurlar, araştırma görevlileri oy hakkına sahip değillerdir. Daha da önemlisi, eğitimin çıktılarından en fazla etkilenen hatta kısmen de olsa eğitim hizmetlerinin finansmanına katkıda bulunan öğrenciler hiçbir şekilde oy hakkına sahip değillerdir.

 

Ayrıca, oy maksimizasyonu çabası, seçilmiş yöneticilerin kararlarını alırken okulun menfaatlerini değil, kendi menfaatlerini koruma güdüsüyle harket etmelerine yol açmaktadır. Yandaşlar ya da potansiyel destekçiler korunmakta, muhalifler ise dışlanmaktadır.

 

Rektör bir akademisyen mi olmalıdır?

 

Rektör sadece akademik değil, bahçe düzenlemesi, spor salonu inşaatı, maaşların hangi banka aracılığı ile ödeneceği gibi idari kararlarla da ilgilenmektedir. Hatta akademik görevler daha çok fakülte düzeyinde alınmakta rektörler daha çok idari görevlerle uğraşmaktadır. Bu nedenle bir tıp profesörünün bu işi emekli bir şirket yönetcisinden daha iyi yapacağının hiçbir garantisi yoktur. Hatta, objektif olarak bakıldığında, özel sektörde yöneticilik deneyimi olan bir kişinin bu işleri, örneğin bir tıp profesöründen daha iyi yapacağını söylemek hiç de yanlış olmaz.

 

Dahası öğretim üyelerinin enerjilerini yöneticilik görevlerinde harcamaları onların kademik performanslarını olumsuz yönde etkilemektedir.

 

Sonuç olarak, rektörlerin ya da diğer idari mevkilerin sahiplerinin sadece öğretim üyelerinin katıldığı seçimle belirlenmesi ne mantıkla, ne kaynakların etkin kullanımıyla alakası yoktur. Aksine, mevcut sistem, eğitimde kalite düşüklüğünü, kaynkaların etkin olmayan kullanımını, keyfiyeti, anti demokratik uygulamaları teşvik etmektedir. Bu nedenle kamu üniversitelerinde yönetim ‘kamu’nun mümkün olduğunca geniş ölçüde temsil edildiği bir kurul tarafından atanmalıdır.

 

Yayın Performansına Göre Türkiye’nin En İyi İktisatçıları ve İktisat Bölümleri (2006-2011): Etki Faktörü  Ağırlıkları ile Bir Değerlendirme

 

Daha önceki bir yazımızda Türkiye’deki iktisatçıların 2006-2011 yılları arasındaki yayın performanslarını Ritzberger (2008) yarafından hesaplanan dergi ağırlıklarını kullanarak değerlendirmiştik (Bu çalışma için bkz. http://www.homoekonomikus.com/2012/08/yayin-performansina-gore-turkiyenin-en-iyi-iktisatcilari-ve-iktisat-bolumleri-2006-2011-ritzberger-agirliklari-ile-bir-degerlendirme/ ) . Bu yazımızda ise aynı dönem yayınlarını dergilerin etki faktörleri (impact factor) ile ağırlıklandırp bir değerlendirme yapılacak sonuçlar yine bir önceki çalışma (Çokgezen, 2006) ile karşılaştırılacaktır.

Etki faktörü bir derginin belirli bir dönemde altığı aldığı atıfların ilgili donemde dergide yayınlanan makale sayısına bölünmesi ile hesaplanır. Bir değerlendirme kriteri olarak Etki Faktörü’nün  etkinliği litertürde sıklıkla tartışılmaktadır. Çalışmalar, etki faktörü hesaplama yönteminin bazı alanların ve bazı tip dergilerin lehine olduğunu ve hatta atıfların dergi editorleri tarafından manipule edildiğini iddia etmektedir. Alternatif değerlendirme yöntemleri sunan tüm çalışmalarda bu tartışmalar yer almaktadır. Bütün bu eksikliklerine rağmen, bu çalışmada etki faktörü aşağıdaki nedenlerle bir değerlendirme kriteri olarak kullanılmıştır:

1- Halihazırda en çok bilinen değerlendirme kriteridir.  Birok kuruluş ve akademik çalışma etki faktörünü bir değerlendirme kriteri olarak kullanmaktadır. Akademik dergiler saygınlıklarının göstergesi olarak web sitelerinde etki faktörlerini yayınlamaktadırlar.

2- Diğer değerlendirme kriterlerine göre daha kapsayıcıdır. Örneğin 2011 yılı için 321 adet ekonomi dergisi bir etki faktörüne sahiptir. Bu sayı diğer çalışmalardaki dergi sayılarının çok üzerindedir. Etki Faktörü ile Türk iktisatçıların çabalarınının daha geniş bir kısmını değerlendirmeye alabilmek  mümkün olabilmektedir.

3- Diğer değerlendirme kriterleri de mükemmel değildir.

Devamı »

Yayın Performansına Göre Türkiye’nin En İyi İktisatçıları ve İktisat Bölümleri (2006-2011): Ritzberger Ağırlıkları ile Bir Değerlendirme

Bu çalışma 2006 yılında TÜBİTAK için hazırlanan raporun (Çokgezen, 2006) devamı niteliğinde ve halen sürmekte olan çalışmanın ilk sonuçları niteliğindedir. Çalışmanın hedefi Türkiye’deki iktisat bölümlerinin ve iktisatçıların yayın performanslarını göstermek ve buradan politika sonuçlarına varmaktır.

Yöntem

2006- 2011 yılları arasında SSCI kapsamındaki ekonomi dergilerinde yapılan Türkiye adresli makaleler taranmıştır. Milliyetin dikkate alınmadığı taramada adresini Türkiye’deki bir okul vermişse iktisatçı ‘Türk’ olaral değerlendirilmiştir. Diğer taraftan Türk olmasına rağmen adresini yabancı bir üniversite olarak gösteren iktisatçılar ‘Türk’ olarak değerlendirilmemiştir.

Yayınlar arasındaki kalite farklarını belirlemek amacıyla Ritzberger (2008) tarafından hesaplanan dergi ağırlıkları kullanılmıştır. Literatürde ekonomi dergileri için yapılan farklı değerlendirme çabaları mevcuttur. Ritzberger’in çalışması mevcutler arasında en yeni ve en kapsanlı olması nedeniyle tercih edilmiştir.

Yapılan her yayın hem yazarına hem de yazarın bağlı olduğu kuruma dergi ağırlığı kadar puan kazandırmıştır. Birden fazla yazar olası durumunda puanlar yazarlara arasında eşit olarak bölünmüştür.

Son olarak eklemek gerekir ki bu çalışmanın da -bu alandaki diğer çalışmalar gibi- belirli kısıtlamaları vardır:

  • Kitaplar, kitap içindeki bölümler ve tartışma metinleri dikkate alınmamıştır,
  • Ritzberger tarafından değerlendirilmeyen ve SSCI’e dahil olmayan makaleler dikkate alınmamıştır,
  • Yazarı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsa dahi, yazar –yanlışlıkla da olsa- makalede akademik olarak bağlı olduğu kurum olarak bir Türk üniversitesini göstermediyse o makale dikkate alınmamıştır,
  • Aynı dergi içindeki makaleler arasındaki nitelik farkları dikkate alınmamıştır,
  • Makaleler arasındaki uzunluk farkları dikkate alınmamıştır,
  • Yayınlarını 2006-2011 arasında yapmış olanlar avantajlı durumdadır,
  • Her bir değerlendirme kriterinin kendi kısıtlamaları mevcuttur.

Dolayısıyla çalışmanın sonuçları bu kısıtlar dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

Sonuçlar

Devamı »

2006-2011 yılları arasında SSCI kapsamındaki dergilerde yaptıkları 920 yayın içinde ilk 10 derginin sıralaması aşağıdaki tabloda verilmiştir. Bu dergilerde yapılan yayınların toplamı 427′dir ki bu toplam yayınların yaklaşık yüzde 46′sını oluşturmaktadır.

Dergiler içinde ilk sırayı 141 yayın ile İktisat İşletme ve Finans dergisi almıştır. İktisatçıların yayın performanslarına ilişkin önceden yapılmış çalışmalar araştırmacıların kendi ülkelerinde yayınlnan dergilerde daha fazla yayın yapma eğiliminde olduklarını bulmuşlardır (Coupe, 2002, Lubrano et.al., 2003). Türk iktisatçılar için yapılmış önceki bir çalışma (Çokgezen, 2006) benzer eğilimin Türk iktisatçılar için de geçerli olduğunu göstermiştir. İlgili dönemde, Türk iktisatçıların yayınlarının yaklaşık % 15′inin,Türkiye’de yayınlanan İktisat İşletme ve Finans dergisinde yayınlanmış olması 2009 yılında SSCI kapsamına giren derginin Türk iktisatçıların yayın performanslarına olumlu katkı yaptığını göstermektedir.

Devamı »

İleri »